Bir şehrin en önemli sorunu sorulduğunda herkesin aklına farklı cevaplar gelmektedir. Kimine göre trafik, kimine göre altyapı, kimine göre çevre sorunları, kimine göre ise plansız şehirleşme ön plana çıkmaktadır. Bugün sokakta herhangi bir vatandaşa “Kahramanmaraş’ın en önemli sorunu nedir?” diye sorulsa, muhtemelen bu sorunlardan birini ya da farklı bir problemi dile getirecektir. Ancak önemli olan yalnızca sorunu ifade etmek değil, aynı zamanda çözüm üzerine de düşünmektir.
Bir sorun dile getirilirken şu soruların da sorulması gerekmektedir: Bu sorunun muhatabı hangi kurumdur? İlgili kurumlara bu sorun ne kadar iletilmektedir? Vatandaş olarak çözüm süreçlerine katkı sunulmakta mıdır? Çünkü kent sorunlarını değerlendirirken yalnızca problemleri konuşmak değil, çözüm yollarını da tartışabilmek gerekmektedir.
Genellikle sorunların nedenleri tartışılırken “sistem sorunu” ifadesi sıkça kullanılmaktadır. Peki sistem nedir? Sistemi kim oluşturmaktadır? Aslında sistem dediğimiz yapı, büyük ölçüde insanların davranışları, tercihleri ve ortak yaşam kültürüyle şekillenmektedir. Eğer birey olarak kendi sorumluluklarımızı fark eder ve çözümün bir parçası olabilirsek, sistemin sorunlarını çözme konusunda da önemli bir adım atmış oluruz.
Bu noktada kent sorunlarının yalnızca yöneticilerden ya da kurumlardan kaynaklanmadığını; aynı zamanda kentte yaşayan bireylerin tutumlarıyla da doğrudan ilişkili olduğunu kabul etmek gerekir.
Deprem sonrası dönemde Kahramanmaraş üzerine çok farklı tartışmalar yapılmaktadır. Özellikle kentte yaşanan bazı sosyal olaylar üzerinden şehir sosyolojisine ilişkin çeşitli değerlendirmeler gündeme gelmektedir. Bu noktada önemli olan, meseleye önyargılarla değil bilimsel ve toplumsal bir bakış açısıyla yaklaşabilmektir.
Peki bugün yaşanan sosyal problemlerin temel sebebi nedir? Depremin ortaya çıkardığı toplumsal travmalar mı? Kentin demografik yapısında meydana gelen değişimler mi? Yoksa uzun süredir biriken sosyal ve kentsel problemlerin deprem sonrası daha görünür hale gelmesi mi?
Deprem sonrasında özellikle şehir merkezinde meydana gelen büyük yıkım, yalnızca fiziksel mekânları değil, toplumsal yaşam düzenini de önemli ölçüde değiştirmiştir. Daha önce birbirinden farklı yaşam alanlarında bulunan, farklı sosyo-ekonomik seviyelere sahip bireylerin bugün benzer hatta aynı sosyal alanları paylaşmak zorunda kalması; zaman zaman iletişim problemlerine, karşılıklı anlayış eksikliğine ve toplumsal gerilimlere neden olabilmektedir. Aslında bu durum yalnızca Kahramanmaraş’a özgü değil, büyük afetler sonrası birçok kentte görülebilen sosyolojik bir dönüşüm sürecidir.
Bu nedenle meseleye yalnızca “asayiş” ya da “günlük olaylar” üzerinden değil; kent sosyolojisi, toplumsal uyum ve afet sonrası psikoloji açısından da bakılması gerekmektedir.
2016 yılında “Kent Kimliği Mekan Tercihi İlişkisi Kahramanmaraş İli Örneği” adlı Kahramanmaraş’ta yaptığım saha çalışmasında, Hayrullah Mahallesi ve Doğukent bölgelerinde farklı sosyo-mekânsal özelliklere sahip vatandaşlarla anket uygulamıştım. Çalışma kapsamında elde ettiğim bulgular neticesinde, kentsel hizmetlerden daha fazla memnuniyet duyan ve yaşam kalitesi açısından kendisini daha rahat hisseden bireylerin kent aidiyet düzeylerinin daha yüksek olduğunu göstermekteydi.
Bugün geldiğimiz noktada ise yaptığım gözlemler ve vatandaşlarla gerçekleştirdiğim sohbetler bana şunu göstermektedir: Kahramanmaraşlılar şehirlerini gerçekten seviyor. İnsanlar bu kentle güçlü duygusal bağlar kuruyor. Hatta birçok kişi, farklı şehirlerde yaşama imkânı olsa bile Kahramanmaraş’tan kopmak istemediğini ifade ediyor.
Peki o halde, kurtuluş mücadelesiyle “Kahraman” unvanını kazanmış böylesine güçlü bir şehrin bugün üzerinde düşünmesi gereken temel mesele nedir?
Belki de üzerinde durmamız gereken asıl konu; kentsel aidiyetin bireysel sevgi boyutundan çıkıp ortak sorumluluk anlayışına dönüşüp dönüşmediğidir. Kentlilik bilinci, kent kimliği ve ortak şehir kültürü konusunda yeterince çalışma yapabiliyor muyuz? Şehrin sorunlarını yalnızca eleştiren değil, çözüm üretmeye çalışan bir toplumsal yaklaşımı ne kadar geliştirebiliyoruz?
Çünkü şehirler yalnızca yollar, binalar ve projelerle değil; o şehirde yaşayan insanların ortak hafızası, dayanışması ve aidiyet duygusuyla ayakta kalmaktadır.


















