Bir klima düğmesine bastığınızda odanın havası birkaç dakika içinde değişiyor. Yazı kışa, kışı yaza çevirir gibi bir kolaylık… Dışarıda belki fırtına belki de 50 derecelik bir sıcaklık var ancak siz evinizin ya da iş yerinizin konforunda kendi mevsiminizi yaşıyorsunuz. Belki de bizlerin doğa karşısındaki özgüveni tam olarak burada başlıyor. Nitekim doğa ile insan arasındaki ilişkinin kırılma noktası, buhar gücünün keşfiyle başlayan sanayileşme sürecidir. O günden sonra insan, doğayla uyum içinde yaşamaktan çok onu dönüştürmeye ve kontrol etmeye yönelmiştir. Teknoloji ilerledikçe “hakimiyet” fikri de büyüdü. Fabrikalar yükseldi, kentler genişledi, nüfus arttı. İnsan, doğayı dönüştürdükçe güçlendiğini düşündü. Hatta kazananın hep kendisi olacağına inandı.
Ama gerçekten öyle mi?
Bugün ormanlarımız azalıyor. Dünyanın akciğerleri birer birer kesiliyor. Kuruyan göllerin fotoğraflarına bakıyoruz. Çatlayan toprakları görüyoruz. İklim değişikliği artık kitaplarda kalan ya da izlediğimiz bir film sahnesinde yer alan bir kavram değil; sel, yangın ve kuraklık olarak hayatımıza giriyor ve günlük yaşamımızı felç ediyor. Haber bültenlerinde izlediğimiz felaketlerin çoğu, aslında bizim tercihlerimizin sonucu. Haberlerde izlediğimiz olayları yaşamamız bizim içinde kaçınılmaz olacaktır. Nitekim yaşadığımız şehir olan Kahramanmaraş küresel ısınmanın etkisi ile çöl kuşağına girmekte ve bunun bir sonucu olarak su stresi yaşayan iller arasında yerini almaktadır. Su stresi sonucu gerçekleşen kamusal ve özel faaliyetler geçici çözümler ile yaşam konforumuzu domine edebilir. Ancak doğayı yenmeye çalışırken, fark etmeden kendi yaşam alanımızı daraltıyoruz.
Tarih boyunca insan doğa karşısında hayranlık ve korku duydu. Güneşi gördü, gücünü kabul etti. Yıldırım düştü, irkildi. Doğanın büyüklüğü karşısında kendini sınırlı gördü. Bugün ise teknoloji sayesinde yağmuru kontrol etmeye, havayı değiştirmeye, toprağı zorlamaya çalışıyoruz. Bir düğmeye basarak mevsimleri unuttuğumuzu sanıyoruz.
Sorun teknoloji değil. Sorun, zihniyet.
İnsan kendini dünyanın sahibi zannettiği anda denge bozuluyor. Oysa biz bu dünyanın sahibi değiliz; misafiriyiz. Ve misafir, ev sahibine zarar vermez. Misafir emanete riayet eder.
Çevre meselesi sadece ağaç dikmek ya da çöp atmamak değildir. Mesele daha derindir. Yakın çevremizden başlar. İç dünyamızdan…
Kalbi kirli olanın sokağı temiz olmaz.
Ruhu kirlenenin nehri de kirlenir.
İç çevre; niyetimizin, ahlakımızın, merhametimizin alanıdır. Dış çevre; bedenimizin ve yaşam alanımızın temizliğidir. Uzak çevre ise bizden sonra yaşayacak olanların hakkıdır. Çocuklarımızın ve torunlarımızın bize emanet edilen dünyasıdır.
Bugün tükettiğimiz her kaynak, aslında gelecek kuşaklardan alınmış bir borçtur. Belki de en ağır borç…
Doğa ile savaşan insan kazanamaz. Çünkü doğa kaybederse insan da kaybeder. Bu yüzden mesele sadece çevreyi korumak değil; insanın kendini yeniden tanımlamasıdır. Efendi mi olacağız, yoksa sorumlu bir emanetçi mi?
Belki de asıl kalkınma; daha çok üretmek değil, daha bilinçli tüketmektir.
Belki de asıl güç; hükmetmek değil, uyum sağlamaktır.
Doğa ile barışan insan, kendisiyle de barışır.
Ve insan, ancak haddini bildiği zaman gerçekten büyür.


















